Tarih, milletler ve devletler mezarlığıdır

İnsanlar gibi devletler de doğar, yaşar ve  ölür” der İbn Haldun. Tarih, milletler ve devletler mezarlığıdır. Tarih, bu mezarlıkların taşlarını okumadır. Dünya devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü uzatmak için kafa yoran düşünürlerden birisi de Koçi Bey’dir.

 

1689-1755 yılları arasında yaşamış Kanunların Ruhu adlı eseriyle meşhur olan Fransız filozofu Montesquieu ile çağdaş olan Koç Bey’e Türklerin Monteskiyö’sü denmiştir.

 

Bugün Arnavutluk sınırları içerisinde olan Görice’de doğan Koçi Bey gençliğinde İstanbul’a gelerek Enderun-i Hümayuna girer ve zabit olarak birinci Sultan Ahmet’ten, Dördüncü Sultan Murad asrına kadar devlet hizmetinde bulunur. Bilhassa Dördüncü Sultan Murad’ın has sır dostu ve muhasip olarak Bağdat seferine katılır. Devleti içeriden tanıdığı için devlet tedbirleri ve saltanat işleri hakkında telhisler yani özet şeklinde risale kaleme alır.  1631 yılında kaleme aldığı bu risaleyi sultan Murad’a takdim eder. Sultan İbrahim’e de böyle bir risale sunar. Koçi Bey Risalesi adıyla yayınlanır.

 

Koçi Bey yazdığı risalelerde kısaca günümüze de ışık tutacak şu uyarıları yapar:

 

Devlet işlerinde eli kalem tutan yazı erbabı; kanun bilir, maharetli, güngörmüş, işten anlar, fikir sahibi ve iyilik düşünen olmalıdır. 

 

Devlet büyüklerinde ve askerde gümüş at takımı ve süsü olmamalıdır. Şöhret afettir demişler, hakikatten en büyük afettir.

 

Rüşvet yaygınlaşıp, ehliyetsiz ve hak sahibi olmayanlara mevki ve makamların dağıtılması ile hak sahibi, emektar, yararlı ve şecaatli olanlar kenar ve köşede kaldı. Tımar ve zeamet erbabı yok oldu.

 

Bilginlerin en bilgilisi, en erdemlisi, en dindarı, din emirlerine en fazla uyanı, en yaşlısı şeyhülislam ve müfti-i enam olurdu. Evvelce Şeyhulislam olan kimseler olgunluk ve fazilet kaynağı olduğundan çekinmeden hakikati söyleyen kimselerdi. Padişahlara her daim açık yüreklilikle fikirlerini beyan ederlerdi. Çünkü bu makam dalkavukluk, herkese iyi görünme, hatırı hoş tutma yeri değildi.

 

İlim ve hukuk müessesi de bozuldu. Kısa zamanda şunun bununu aracılığıyla müderris ve kadı olundu. İlim sahası cahillerle doldu. İyi ve kötü belirsiz oldu. Şeriat /Doğru yasa seccadesi bilgin ve adil olanlara gerekir.

 

Yeniçeri Ocağının bozulması askerlik mesleğinin cihangirlik ve yiğitlikle değil ulufeliğe/sadece maaşa dönüşmesiyle oldu. Tımar ve zeamet yeniden önemsense daha iyi olacaktır. Köyler ve tarlalar yani üreten ve vergi veren halk bizzat kılıç ehli de olmalıdır. Halktan zulüm ile akçe/para alınmamalıdır. Fukaraların durumunun düzeltilmesi devlet başkanlarının cennetlik olmasına sebeptir.

 

Vergilerin adil olmaması yıkımın habercidir. İslam ülkelerinde bir memlekette zerre kadar bir kimseye zulüm olsa kıyamet gününde devlet başkanından sorulur. Zulüm görenin ahı hanümanlar/aile ocağı harap eder. Zavallıların gözyaşları dünyayı fenalığa boğar.  “Küfür ile dünya duru, zulüm ile durmaz.”

 

Adalet ömrün uzunluğuna sebeptir. Devlet adaletle ayakta durur. Devlet başkanı adalet tarafında olunca, adaleti ayakta tutunca din ve devletin sığınağı olur. Yoksa devlet zulmün ve kötülüğün kalbi olur. Devlet başkanın kalbi âlemin kalbidir. O bozulunca bütün vücut bozulur. Hükümdar iyiliğe yönelmelidir.

 

Fitne ve fesadın asıl nedeni; yüksek memuriyetlerin rüşvetle ehliyetsizlere verilmesidir. Vergi ehlinin ve memleketin harap olmasına, hazinelerin ve malların azalmasına neden, rüşvet şeytanı olmuştur. Dünya yüzünde rüşvet leşi kaldırılmadan adalet mümkün olmaz. “Rüşvet verene ve alana Allah lanet etsin.” Asıl düşman dıştan daha çok içte kendini devletten daha güçlü gören, devletin mevki ve makamlarını kötüye kullanarak halka zulüm yapanlardır. Bu musibet ne musibettir? Verdiği rüşveti çıkarmak için ne yapmalı? Yeri gelince rüşvet verdiği mallarını halka zulüm yapıp, haksız kazanç sağlayarak gerisin geri alacaktır.

 

İyi niyetle kurulan vakıflar düzeninin bozulması ta Kanuni Sultan Süleyman zamanından başlamıştır.  Bir yolunu bulup, kendine evlatlarına mülk ederek, sonra vakıf adı altında evlatlarına gelir sağlayarak mal ve mülk yaparsa buna vakıf nasıl denir? Ve onu bismillah diye yemek nasıl caiz olur?

 

Padişah kızlarını alan damat memleket ve saltanat işlerine karışmaktan çekinildiği için İstanbul’da oturamazdı. Hudut boylarında nice hünerler gösterir, vardığı yerlerin sancak beyi olarak hizmet ederdi.

 

Kanuni Sultan Süleyman’dan bu tarafa hümayunda bizzat padişahların bulunmamaları devlet işlerini sadece vezirlerin takip etmeleri ve Mihrimah sultanı Rüstem Paşa’ya verip vezir yapmaları bu törenin bozulmasına neden olmuştur. Saray entrikaları, cinayetler, evlat katillikleri buna örnektir.

 

         İyi ve tecrübeli, din ve devlet kayırır adam az ele girer. Canı gönülden devlet hizmetlerine bel bağlayan ve hizmeti görülenleri koruyup, olur olmaz suç için ziyan eylememek gerek. Yaramaz adam pek çoktur. Ve bütün yaramazlar iyilerin düşmanıdır. Öyle olunca iyi adam kibrit-i ahmer /çok kıymetli kırmızı kibrit gibidir. Ona göre korumak gerekir. 

 

         Bir cahile, zalime şefaat ile yani adam kayırarak bu benim adamım diyerek ya da rüşvet ile Muhammed Şeriatı seccadesine geçip hâkim olsa, vali olsa yahut bir cahil ve batıl iltizam/vergi memuru olsa o memleketin hali nice olur? Rüşvet her hususta fesat kaynağı ve sapıklık tohumudur. “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder”(Nisa,  58). Dünyadan garaz kalkıp, rüşvetten vazgeçilse ve her mansıp, her dirlik, ehline ve layığına verilse büyük mutluluk değil midir?

 

         Tüm yetkinin mutlak olarak bir elde toplanması her şeyin iki dudağı arasında olan bir yönetim daima dalkavuklar, fırsatçılar, menfaatçiler, hileciler, müzevirler ve erdemsizlerle çevrelenir. Bu çember daralınca bunlar baştaki otoriteyi kendi şahsi ikballeri için yanlış yön ve yollara sevk ederler. Sadece mazlumların, yoksulların, bilginlerin, sanatçıların kısacası milletin sesi değil, onların sesi duyulur, onların dediği yapılır.

 

         Cenab-ı Hak, resulüne –selam üzerine olsun- buyurdu ki, “Ey sevgilim, ashabınla meşveret eyle.” Karşılıklı danışmak gerekir. Katiyen hükümdarın sorması ayıp değildir. Ehlinden sormak ve öğrenmek ayıp değildir.  

 

         Sonuçta; 17 yüzyıl saray, İstanbul bir entrika ocağıdır. Anadolu’ya gelince, hükümet merkezinin ve devlet teşkilatının bozukluğunun bütün yükünü, ıstırabını, zavallı Anadolu halkı çeker. Bir taraftan rüşvetçi memurlar, bir taraftan eşkıya zulmü halkın sırtında birer zulüm heybesidir. Köylüler ev barklarını terk etmek zorunda kalmıştır. Köyler bom boştur. Anadolu ah ve vahlar diyarıdır.

 

         Bektaşi Babasının dediği gibi;

         Şalvarı Şaltak Osmanlı

         Eğeri Kaltak Osmanlı

         Ekende yok biçen de yok

        Yemede ortak Osmanlı

 

Geniş okumalar için Zühuri Danışmanın hazırladığı Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında yayınlanan Koç Bey Risalesi adlı esere bakılmalıdır.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.